Ara

Uğur Tanyeli’yle ‘Alçak Mimarlık Tartışması' Ve Ötesi

Gazeteci Uğur Vardan, Mimar Uğur Tanyeli'yle yaptığı röportajda mimarlık gündemindeki konuları masaya yatırdı. İşte Selçuk Şamiloğlu objektifinden fotoğraflarla Hürriyet gazetesinde yayınlanan uzun röportajın tamamı:


"Mimarlık tarihçisi ve İstanbul Şehir Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekanı Uğur Tanyeli’yle son kitabı ‘Mütereddit Modernler: Dünyada ve Türkiye’de Mimar İdeologlar’dan yola çıkarak güncel meseleler, ‘alçak mimarlık tartışması’, Türkiye’deki arsaya yönelik spekülatif basınç, yıkılan AKM, Emek Sineması gibi yapılar ve öne çıkan yeni kuşak mimarlar üzerine söyleştik… 



2019’da mimarlığımız ne durumda? Mimarlık tarihçisi olarak siz bu dönemi nasıl ifade edersiniz?

Başka mimarlık tarihçileri nasıl bakacak bilmiyorum ama bir kere beni dünyada hiçbir şey şaşırtmıyor. Tarihçi olmak zaten böyle bir şey. Olup biten hiçbir şeyin rastlantı olmadığını düşünüyorum… Benim açımdan hiçbir şey şaşırtıcı olmadığı gibi mimarlık açısından da şaşırtıcı bir durum yok. Bir kere Türkiye’deki yorum eğilimlerine şöyle bir eleştiri getirebilirim: “Türkiye’de yanlış bir mimarlık var, kentleşme var, planlama var” demek bana doğru gelmiyor. Mimarlık, sayısız toplumsal pratikten biri. Başkalarının durumu neyse, mimarlığın durumu da öyle. Onlardan daha vahim değil. Hatta Türkiye özelinde kurumların kalitesi neyse, estetik tercihlerimiz neyse, dünyaya bakışımız, özgürlük anlayışımız, insan hakları ve demokrasi konusundaki taleplerimiz neyse, mimarlık alanındaki düzeyimiz de aynı. Çünkü mimarlık kendisini diğer alanlardan bağımsız var edemez. Yine de mimarlık daha iyi bile denebilir.

Buradan da yakın tarihli bir tartışmaya atlayalım; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2017’deki ‘Şehircilik Şûrası’nda yatay mimarlık çağrısı yaptı. Aradan yaklaşık iki yıl geçti, bu çağrının bir karşılığını gördük mü ya da genel olarak bu çağrı bize neleri anlatıyor?

Öncelikle şunu söyleyeyim: Bu kadar yüksek spekülatif basınç olan bir ülkede alçak mimarlık yapılamaz. Binalar niye yükseliyor? Çünkü Türkiye’de arsaya yönelik spekülatif talep çok yüksek. Çünkü Türkiye ekonomisinin lokomotif sektörü inşaat. Herkes yatırım amacıyla neredeyse sadece binaya yatırım yapıyor. Böyle olması da bilinçli olarak teşvik ediliyor. Türkiye’de biraz birikiminiz olduğunda o birikiminizi arsa almak, bina almak suretiyle değerlendirirsiniz. Örneğin, hisse senedi almazsınız; gidip bir Rembrandt tablosu almazsınız. Bunun anlamı da çok yüksek bir arsa talebi ve spekülatif basınç demektir. Bu kadar basınç varsa, mesela oturduğumuz bu yerden en yakındaki arsaya bakalım; üzerine iki katlı bina, dört daireli apartman yapabilir misiniz? Yaparsanız, o zaman oradaki arsa değerini dört daireye paylaştıracaksınız demektir. Ortaya mesela 10 milyon dolarlık apartman daireleri çıkar. Ama oraya 16 katlı, her katta iki daireli bir bina yaptığınızda bu meblağ 32’ye bölünecek ve dairenin fiyatı düşecektir. Yani çok basit bir hesap var ortada. Şimdi bu koşullarda alçak yapılaşma Türkiye için bir hayal, mümkün değil. Olamaz, olmadığı şuradan belli: Türkiye’de köyler bile artık apartmanlaştı. Kentler apartmanlaşıyor lafı artık anlamlı değil. Buradan Sakarya’ya doğru gidelim, yol üzerindeki köylere bakalım. Köy evi kaldı mı? Neredeyse yapılanların en hafifi birkaç daireli apartmanlardır. Biraz ilerde Bilecik’e doğru yol alalım; aynı manzara. Böyle bir ülkede alçak yapılaşmayı hayal bile edemezsiniz.



O zaman İstanbul’a odaklanalım; burası çok çok özel bir kent ve tartışılan mesele neredeyse benim öğrenciliğimden, belki de daha eskiden de vardı: Silueti, Tarihi Yarımada’yı nasıl koruyacağız?

Bugüne kadar koruyamadığımız gibi koruyamayacağız.

Ama yine de 60’lara, 70’lere kadar belli ölçülerde korunmuş bir Tarihi Yarımada (ki bu da yanlış bir tanımlama der bazı mimarlık tarihçileri), yapı bloku var. Gökdelenler bir yerlerden fırlıyor ve hatıralarda, zihinlerdeki, eski fotoğraflardaki, gravürlerdeki görüntüler tarih oluyor. Her şeye rağmen korunması gereken bir yer yok mu?

Tabii var. Bu yerleri korumak için özel tedbirler alabiliriz. Kamu otoritesi toplumun çıkarları adına bazı yerlerde spekülatif talebi baskılamayı deneyebilir. Bunun araçları var. Bazı yerlerde yükselmeyi ve yeni yapılaşmayı kısıtlayabiliriz. Zaten bütün imar planları bunu yaparlar, bazı yerlerde yükselmeyi, değişimi denetlemeye çalışırlar. O bölgedeki spekülatif basıncı uzaklaştırmak için kimi tedbirler alırlar. Ancak Türkiye’de bunu öngörülebilir bir gelecekte yapamayız. Onu yapana kim oy verir? Bu ülkede ekonomi inşaatla, spekülasyonla yürüyor. Kaldı ki, ne yaparsak yapalım, genel olarak bütün kentin siluetini koruyalım diyemeyiz. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama olamaz. Böyle bir kent yok. Londra’yı önümüze alalım: 17. yüzyıldaki resimlerine bakalım, sonra 19. yüzyıl başındakilere, sonra da 20. yüzyıl ortasındakilere, a